Bilecik Demir Çelik Genel Müdürü Uğur Cengiz, çelik sektöründe küresel dengelerin jeopolitik riskler ve yeşil dönüşümle yeniden şekillendiğini vurguladı. SteelRadar’a özel açıklamalarda bulunan Cengiz, Orta Doğu’daki gerilimlerin lojistik ve enerji maliyetleri üzerindeki baskısına dikkat çekerek, Türkiye’nin bu süreçte güvenilir bir tedarik üssü olarak öne çıktığını belirtti.
Ortadoğu’daki savaş ve bölgesel gerilimler, çelik ticaretinde hem talep hem de lojistik açısından önemli etkiler yaratıyor. Bu gelişmeler Türk çelik sektörünü nasıl etkiliyor?
Ortadoğu’daki gerilimler, özellikle İran–ABD–İsrail hattındaki tansiyon ve Hürmüz Boğazı’nın kapanma riski, sadece bölgesel güvenlik meselesi değil; aynı zamanda çelik ticareti ve sanayi açısından küresel bir kırılma noktası oluşturuyor. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir enerji koridoru olarak, kapanması durumunda enerji maliyetlerinden lojistiğe kadar birçok alanda zincirleme etkiler yaratabiliyor. Çelik üretimi enerji yoğun bir sektör olduğundan, petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış üretim maliyetlerini doğrudan etkiliyor.
Lojistik açısından ise Basra Körfezi ve Süveyş hattı gibi geçişlerdeki güvenlik riskleri sevkiyat sürelerini uzatıyor ve maliyetleri artırıyor. Örneğin Basra Körfezi’nden Avrupa’ya bir sevkiyat normalde 20 gün sürerken, alternatif rotalarda 30–35 güne çıkabiliyor. Bu durum, özellikle hacimli ve düşük marjlı çelik ürünlerinde fiyat oluşumunu doğrudan etkileyebiliyor.
Talep tarafında savaş ve belirsizlik kısa vadede yatırım kararlarını yavaşlatabilir ve inşaat gibi sektörlerde talep düşüşüne yol açabilir. Ancak orta vadede yeniden yapılanma ve kalkınma süreçleri devreye girdiğinde bölgesel çelik talebinin artabileceği görülüyor.
Türkiye açısından bakıldığında, enerji maliyetlerindeki artış tüm üreticileri etkilerken, ülkemizin Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika arasında stratejik konumu önemli bir avantaj sağlıyor. Türkiye, birçok pazara 7–10 gün içinde ulaşabilen üretim merkezleri arasında yer alıyor ve küresel tedarik zincirlerindeki kırılmalarda hızlı ve güvenilir bir alternatif tedarik noktası olarak öne çıkabiliyor.
Sanayi tarihine bakıldığında büyük dönüşümler çoğu zaman teknolojik yeniliklerden değil, lojistik ve tedarik kırılmalarından doğmuştur. Bu nedenle Hürmüz Boğazı gibi gelişmeler kısa vadede enerji ve lojistik maliyetleri üzerinden sektörü zorlayabilir; ancak orta ve uzun vadede Türkiye gibi bölgesel üretim merkezlerinin önemi daha da artacaktır. Doğru yönetildiğinde bu süreç, yalnızca bir kriz değil, küresel ticaret dengelerinin yeniden şekillenmesinin başlangıcı olarak görülebilir.
“Karbon yönetimini stratejik bir rekabet alanı olarak ele alıyoruz”
Karbon yönetimi konusundaki hassasiyetiniz biliniyor. Bilecik Demir Çelik’te üretim süreçlerinde karbon emisyonunu azaltmaya yönelik hangi somut adımlar atıldı ve bu çalışmaların maliyet ile verimlilik üzerindeki etkileri nasıl oldu?”
Bilecik Demir Çelik olarak karbon yönetimini yalnızca çevresel bir sorumluluk olarak değil, aynı zamanda sanayi rekabetinin yeni belirleyicilerinden biri olarak görüyoruz. Özellikle Avrupa pazarında artık temel soru yalnızca “kaç dolara üretiyorsunuz?” değil, “hangi emisyon değeriyle üretiyorsunuz ve bunu nasıl belgeliyorsunuz?” haline gelmiş durumda. Bu nedenle karbon yönetimini stratejik bir rekabet alanı olarak ele alıyoruz. Bu kapsamda karbon ayak izimizi ISO 14064 standardına uygun olarak üç kapsamda (Scope 1, Scope 2 ve Scope 3) ölçtük ve doğruladık. Bugün geldiğimiz noktada ürün başına toplam karbon ayak izimiz yaklaşık 0,72 ton CO₂/ton nihai ürün seviyesindedir. Bu değer, Türkiye çelik sektörü içinde en düşük seviyeler arasında yer almaktadır. Bu sonucu yalnızca teknik yatırımlarla değil, aynı zamanda yönetim yaklaşımımızda yaptığımız dönüşümle elde ettik. Yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği projeleri, yalın üretim uygulamaları, hurda bazlı döngüsel üretim modeli ve dijital proses optimizasyonu gibi çok yönlü çalışmalar bu sürecin temelini oluşturuyor. Karbonsuzlaşmayı yalnızca çevresel bir zorunluluk olarak hiçbir zaman görmedik, bu süreci verimlilik ve maliyet yönetiminin ayrılmaz bir parçası olarak tam merkezine konumlandırıyoruz. Enerji tüketimini azaltan birçok uygulama üretim maliyetlerimizi düşürürken olması gereken operasyon verimliliği de kendi kendine düzeltmiştir. Bu yaklaşımımız, sektörel düzeyde de takdir görüyor. 2025 yılında İstanbul Sanayi Odası Yeşil Dönüşüm Ödülleri kapsamında, refrakter geri kazanım projemiz ile Çevre Dostu Uygulama kategorisinde üçüncülük ödülüne layık görüldük. Bu nedenle karbonsuzlaşma bizim için bir maliyet kalemi değil; doğru yönetildiğinde sanayiye sürdürülebilir rekabet avantajı sağlayan stratejik bir dönüşüm alanıdır.
“Bu gelişme aynı zamanda rekabetin kriterlerini de değiştiriyor”
Avrupa Birliği’nin gündeme getirdiği ‘Made in Europe’ yaklaşımı ve sanayi politikaları, Türk çelik üreticileri için sizce bir fırsat mı yoksa yeni bir rekabet baskısı mı yaratacak?
Avrupa Birliği’nin gündeme getirdiği “Made in EU” yaklaşımı, ilk etapta Avrupa sanayisini korumaya yönelik bir politika olarak görülüyordu. Ancak yayımlanan son taslak düzenlemeyle birlikte önemli bir gelişme yaşandı. Buna göre Türkiye de dahil olmak üzere Gümrük Birliği kapsamındaki ülkelerde üretilen ürünler belirli koşullar altında Avrupa menşeli kabul edilecek. Bu durum Türk sanayisi açısından oldukça önemli bir fırsat penceresi açıyor. Özellikle çelik gibi stratejik sektörlerde Avrupa, enerji krizi ve tedarik zinciri kırılmaları sonrasında üretimi coğrafi olarak daha yakın ve güvenilir partnerlerle sürdürmek istiyor. Türkiye güçlü üretim altyapısı, lojistik avantajı ve Avrupa sanayiyle uzun yıllara dayanan entegrasyonu sayesinde bu ekosistemin doğal bir parçası konumunda. Ancak bu gelişme aynı zamanda rekabetin kriterlerini de değiştiriyor. Avrupa pazarında artık rekabet yalnızca fiyat üzerinden değil; karbon ayak izi, izlenebilirlik ve regülasyon uyumu üzerinden şekilleniyor. Dolayısıyla düşük karbonlu ve sürdürülebilir üretim yapan Türk üreticileri için bu yeni çerçeve önemli bir rekabet avantajı yaratabilir.
“Türkiye bir anlamda krizlerle yaşamayı öğrenmiş bir ülke”
Küresel piyasada Çin kaynaklı ucuz çelik ihracatı birçok üretici için baskı oluşturuyor. Bu rekabet ortamında nasıl konum alıyorsunuz?
Küresel çelik piyasasında Çin kaynaklı ihracat baskısı uzun süredir fiyatların ana belirleyicilerinden biri. Asıl yapısal problem ise Çin’in kapasite fazlası. Çin’in toplam çelik üretimi yaklaşık 1 milyar ton seviyesinden 960 milyon ton civarına gerilemiş olsa da, ihracatının 130 milyon ton seviyesine çıkması dikkat çekici. Bunun temel nedeni iç talebin üretimden daha hızlı daralması ve fazla kapasitenin ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmesi. Bu da küresel piyasalarda ciddi bir fiyat baskısı yaratıyor. Bu tabloya Rusya ve İran’ın ambargo kaynaklı agresif fiyat politikaları da eklendiğinde rekabet şartları daha da zorlaşıyor. Bu ülkelerin önemli bir kısmı doğrudan ya da dolaylı şekilde devlet destekli üretim modelleriyle faaliyet gösteriyor. Buna karşılık Türkiye’deki üreticiler tamamen piyasa koşulları içinde ayakta kalmaya çalışan sanayi kuruluşları. Biz bu ortamda rekabeti yalnızca fiyat üzerinden kurmanın sürdürülebilir olmadığını düşünüyoruz. Yönetim felsefemiz gereği çelik değer zincirinin tamamını okuyarak ve üretim esnekliğimizi kullanarak hızlı tepki vermeye çalışıyoruz. Türkiye bir anlamda krizlerle yaşamayı öğrenmiş bir ülke; sanayicisi de bu tür dalgalanmalara karşı oldukça idmanlı. Bu nedenle stratejimizi verimlilik, maliyet disiplini, operasyonel esneklik ve düşük karbonlu üretim üzerine kuruyoruz. Uzun vadede rekabet avantajının yalnızca düşük fiyatla değil, doğru maliyet yapısı ve sürdürülebilir üretim modeliyle sağlanacağına inanıyoruz.
“Enerji maliyetlerinin hızlı ve keskin şekilde değişmesi üretim planlamasını zorlaştırıyor”
Türkiye’de çelik üreticilerinin en çok dile getirdiği konulardan biri enerji maliyetleri ve hurda tedariki. Bu iki başlığın maliyet yapısına etkileri ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Aslında dile getirdikleri 3. bir maliyet kalemi daha var. Biz önce ilk ikisinden bahsedebiliriz. Türkiye’de çelik üretim maliyetlerinin en kritik iki kalemi enerji ve hammadde, yani hurda. Öncelikle, elektrik ark ocaklı ve indüksiyon ocaklı üretim yapan tesislerde bu iki unsur toplam maliyetin büyük bölümünü oluşturur. Türkiye’de üretilen çeliğin yaklaşık %70’i hurda bazlı üretim teknolojisiyle gerçekleştiriliyor. Bu model çevresel açıdan önemli bir avantaj sağlasa da sektörü küresel hurda piyasasına oldukça bağımlı hale getiriyor. Bugün Türkiye yılda yaklaşık 31–32 milyon ton hurda tüketiyor ve bunun 20 milyon tonun üzerinde kısmı ithalat yoluyla karşılanıyor. Yani dünyadaki hurda fiyatlarındaki her dalgalanma doğrudan üretim maliyetlerimize yansıyor. Ancak uzun vadede daha farklı bir tablo oluşabilir. Yapılan projeksiyonlara göre Türkiye’nin geçmiş çelik tüketimi ve stok yapısı dikkate alındığında 2060 yılına gelindiğinde yıllık 24–28 milyon ton yerli hurda üretme potansiyeli bulunuyor. Bu, doğru bir hurda toplama ve geri dönüşüm politikasıyla Türkiye’nin bu alandaki dışa bağımlılığını ciddi şekilde azaltabileceğini gösteriyor. Enerji tarafında ise mesele yalnızca fiyat seviyesi değil, aynı zamanda öngörülebilirlik. Enerji maliyetlerinin hızlı ve keskin şekilde değişmesi üretim planlamasını zorlaştırıyor ve maliyet yönetimini daha karmaşık hale getiriyor. Bu tabloya son yıllarda daha görünür hale gelen bir başka önemli kalem de işçilik maliyetleri. Ücret artışları ve sosyal güvenlik yükleri enflasyonla birlikte yükselirken, satış fiyatlarının aynı hızda artmadığı dönemlerde emek maliyeti birim üretim maliyetinde daha belirgin hale geliyor. Bugün birçok üretim tesisinde maaş ve çalışan giderlerinin toplam maliyet içindeki payı %15 seviyelerine yaklaşmış durumda. Şu durumda istihdam kaybının yaşanması çok olağan bir durum. Ama burada kritik olan ücretleri baskılamak değil; verimliliği artırarak aynı iş gücüyle daha yüksek üretim ve daha yüksek katma değer elde edebilmek. Yalın üretim, dijitalleşme ve süreç optimizasyonu bu nedenle giderek daha önemli hale geliyor. Aksi durumda sanayi hem rekabet gücü kaybeder hem de istihdamı sürdürülebilir biçimde korumak zorlaşır. Çelik sektöründe rekabet artık sadece enerji ve hammadde fiyatıyla değil, verimlilikle kazanılıyor. Hurdayı, enerjiyi ve emeği daha verimli yöneten ülkeler ve/veya tesisler bu yarışta öne çıkacak.
“2026’da küresel talep, kapasite fazlası ve ticaret önlemleri düşünüldüğünde çelik fiyatlarında nasıl bir seyir bekliyorsunuz?
2026 yılına girerken küresel çelik piyasasında fiyatların seyrini belirleyecek üç temel başlık var. Bunlar; talep tarafındaki zayıf toparlanma, küresel kapasite fazlası ve giderek sertleşen ticaret önlemleri. Bu üç faktör birlikte değerlendirildiğinde, fiyatların hızlı ve kalıcı bir yükseliş trendine girmesi kısa vadede çok olası görünmüyor. Bugün küresel piyasanın en önemli yapısal sorunu kapasite fazlası. Öte yandan ticaret politikaları da piyasayı giderek daha bölgesel hale getiriyor. Avrupa Birliği’nin yeni koruma önlemleri, ABD’nin yüksek tarifeleri ve birçok ülkede artan ticaret bariyerleri küresel çelik ticaretini daha parçalı bir yapıya dönüştürüyor. Bu da fiyatların artık tek bir küresel dengeden ziyade bölgesel maliyet yapıları ve ticaret politikalarına göre oluştuğu bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Bugün baktığımızda çelik fiyatları ABD’de yaklaşık 1.000 dolar, Avrupa’da 800 dolar, Türkiye’de ise 550 dolar seviyelerinde seyrediyor. Yani fiyatlar küresel ölçekte zaten ciddi bir ayrışma göstermiş durumda. Sorun şu ki fiyatlar baskı altındayken üretim maliyetleri aynı hızla gerilemiyor. Enerji maliyetleri yüksek seyrediyor, işçilik maliyetleri son yıllarda ciddi şekilde arttı ve finansman maliyetleri de sanayici üzerinde baskı yaratıyor. Bu nedenle ben 2026 yılını çelik fiyatları açısından hızlı yükselişlerin yaşandığı bir yıl olarak görmüyorum. Daha çok dalgalı, bölgesel ayrışmaların olduğu ve marj yönetiminin çok daha kritik hale geldiği bir yıl olacak. Yani kazanan üreticiler en fazla ton satanlar değil; maliyetini, enerjisini ve finansmanını en doğru yönetenler olacak. Benim özetim şu: 2026’da çelik fiyatlarını yalnızca talep belirlemeyecek. Kapasite fazlası, ticaret politikaları ve maliyet yapıları birlikte fiyat oluşumunun ana belirleyicileri olacak. Bu nedenle sektör için asıl mesele fiyatın kaç dolar olduğu değil; bu dalgalı ortamda bilançoyu ve üretimi aynı anda ayakta tutabilmek. Türk çelik sektörü kriz yönetme tecrübesi yüksek bir sektör ve doğru stratejilerle bu süreci yönetebileceğimize inanıyorum.
“Benim yönetim felsefem %70 saha, %30 masa”
Bilecik Demir Çelik son yıllarda verimlilik, dijital dönüşüm ve yeşil üretim alanlarında birçok ödül aldı. Bu projeleriniz hangi ihtiyacın sonucu ortaya çıktı? Bu projeleri başlatan temel motivasyon neydi?
Sanayide gerçek bilginin çoğu zaman toplantı odalarındaki raporlarda değil, üretim hattında ve operatörün tecrübesinde ortaya çıktığına inanıyorum. Bu nedenle yönetim anlayışımı “%70 saha, %30 masa” olarak tanımlıyorum. Fabrikanın ritmini ve sahadaki gerçekliği anlamadan doğru karar almak mümkün değil. Yöneticilerin üretim hattıyla temas halinde olması, sahadan gelen bilgiyi dinleyip bunu yönetim kararlarına yansıtması gerektiğini düşünüyorum.
Bizim için bir diğer önemli unsur ise bilgi mirası. Sanayi kuruluşları yalnızca makinelerle değil, kuşaklar arasında aktarılan bilgi ve deneyimle ayakta kalır. Bu birikimi genç kuşakların enerjisi ve bakış açısıyla birleştirdiğinizde güçlü bir sinerji ortaya çıkıyor. Bu nedenle birçok dönüşüm projesinin arkasında tek bir kişinin fikri değil, iyi çalışan bir ekibin kolektif aklı bulunuyor.
Bilecik Demir Çelik’in son yıllarda verimlilik, dijital dönüşüm ve yeşil üretim alanlarında aldığı ödüllerin arkasındaki motivasyon da bu yönetim anlayışından doğdu. Amacımız yalnızca daha fazla üretmek değil; aynı kaynaklarla daha verimli üretmek, süreçleri daha şeffaf ve izlenebilir hale getirmek ve çevresel etkileri azaltmaktı. Yalın üretim uygulamaları, dijital proses takip sistemleri, enerji verimliliği projeleri ve döngüsel üretim yaklaşımı bu ihtiyacın doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Bu projelerin önemli bir kısmı sahadan gelen fikirlerle gelişti ve ekiplerimizin katkılarıyla hayata geçti.
Ancak sanayide sürdürülebilir başarı yalnızca operasyonel güçle sağlanamaz. Operasyonel süreç yönetimi, risk yönetimi ve finansal disiplinin birlikte dengeli yürütülmesi gerekir. Bu başlıklardan birinde yaşanacak küçük bir sapma bile uzun yıllarda oluşturulan yapıyı kısa sürede etkileyebilir. Bu nedenle operasyonel mükemmeliyet kadar finansal disiplin ve risk yönetimine de büyük önem veriyoruz.
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı