14.127,98 TRY BIST 100 BIST 100
55,47 EUR EUR EUR
47,92 USD USD USD
7,15 CNY CNY CNY
0,13 CNY CNY/EUR CNY/EUR
40,96 TRY Faiz Faiz
91,45 USD Petrol(brent) Petrol(brent)
6,48 USD Bakır(lb) Bakır(lb)
97,02 USD Gümüş(ons) Gümüş(ons)
96,33 USD (CME) 62% Fe (CME) 62% Fe
377,25 USD Gemi Söküm Gemi Söküm
6.089,00 TRY Altın(gr) Altın(gr)
96,00 USD Demir Cevheri 61% Fe Demir Cevheri 61% Fe

Fatin Reşat Durukan: “ABD-İran savaşı yeşil çelik dönüşümünü durdurmadı, risk matrisini değiştirdi”

Carboun Institute Karbonsuzlaşma Programı Lideri ve Araştırma Görevlisi Fatin Reşat Durukan, SteelRadar’a yaptığı değerlendirmelerde MENA bölgesindeki jeopolitik gelişmelerin çelik sektörüne etkilerinden yeşil çelik yatırımlarına, AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’ndan (CBAM) Körfez sermayesinin Türkiye’ye yönelik yatırım yaklaşımına kadar sektörün gündemindeki başlıkları ele aldı.

Fatin Reşat Durukan: “ABD-İran savaşı yeşil çelik dönüşümünü durdurmadı, risk matrisini değiştirdi”

Durukan, önümüzdeki dönemde çelik sektöründeki rekabetin yalnızca üretim maliyeti üzerinden şekillenmeyeceğini; enerji kaynağı, karbon yoğunluğu, hammadde erişimi, finansman, lojistik güvenliği ve pazar erişiminin birlikte belirleyici olacağını ifade etti.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Çelik sektörüne yönelik çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da iklim, enerji ve sürdürülebilir kalkınma konularında çalışan bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Carboun Institute’te karbonsuzlaşma programının lideri ve araştırma görevlisi olarak çalışıyorum ve özellikle MENA bölgesinde demir-çelik, hidrojen ve düşük karbonlu sanayiye odaklanıyorum. Benim ana çalışma alanım sanayi politikaları, uluslararası ticaret ve enerji dönüşümünün kesiştiği nokta diyebiliriz.

Aynı zamanda özel sektör tarafında da danışmanlık yapıyor; şirketlere EMEA (Avrupa, Orta Doğu ve Afrika)pazarlarında yatırım, pazar girişi, siyasi risk, due diligence ve stratejik ortaklık konularında destek veriyorum.

“Hürmüz’deki aksama her yerde aynı yönde fiyat etkisi yaratmıyor”

ABD-İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler MENA bölgesindeki çelik sektörünü nasıl etkiledi?

Burada bence görünenden daha büyük bir etki var. İlk bakışta Hürmüz meselesi petrol ve LNG konusu gibi algılanıyor ama aslında çelik, alüminyum, demir cevheri, DRI/HBI ve ağır sanayi lojistiğini de doğrudan etkiliyor. İran tarafında Mobarakeh ve Khuzestan gibi büyük üreticilerde yaşanan aksaklıklar nedeniyle yaklaşık 15 milyon tona yakın yıllık çelik üretim kapasitesi geçici olarak etkilendi. Yaklaşık 23 milyon tonluk deniz yoluyla taşınan demir cevheri talebinin risk altında olduğu hesaplandı. Burada önemli nokta, bu şokun zaten rahat bir küresel piyasaya gelmemesi. Küresel ham çelik üretimi 2025’te 1,85 milyar tona gerilerken küresel kapasite fazlası yaklaşık 600 milyon tona ulaştı; Çin’in ihracatı da yaklaşık 134 milyon tonla rekor seviyeye çıktı. Yani sistem zaten ciddi bir arz ve ticaret sapması baskısı altındaydı.

İkinci etki finansman ve ticaret rotaları tarafında. Şirketlerle ve sektör aktörleriyle konuştuğunuzda artık sadece ürün Hürmüz’den geçebilir mi sorusu sorulmuyor. Sigorta yapılabiliyor mu, war-risk primi ne kadar, force majeure (mücbir sebep) maddesi ne diyor, alternatif liman var mı ve banka bu riski kaç yıllık vadeyle finanse etmeye hazır gibi sorular öne çıkıyor. Böyle bir ortamda Hürmüz’deki aksama her yerde aynı yönde fiyat etkisi yaratmıyor; bir bölgede arz sıkışırken başka bir pazara yönelen fazla arz fiyat baskısını artırabiliyor. Bu yüzden mesele yalnızca lojistik değil, aynı zamanda sigortalanabilirlik, finansman maliyeti ve ticaret akımlarının yeniden yönlenmesi meselesi.

“Jeopolitik riskler yeşil çelik yatırımlarının finansman koşullarını değiştiriyor”

İran savaşının yeşil çelik ve karbonsuzlaşma yatırımları üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben savaşın yeşil çelik dönüşümünü durdurduğunu düşünmüyorum; fakat yatırım komitelerinin baktığı risk matrisini değiştirdiğini düşünüyorum. Bundan birkaç yıl önce bir projenin rekabetçiliğinde hidrojen maliyeti, yenilenebilir enerji fiyatı ve Avrupa’ya mesafe konuşuluyordu. Bugün bunların yanına jeopolitik risk, sigortalanabilirdik, alternatif ihracat koridoru ve enerji altyapısının fiziksel güvenliği eklendi. Teknolojik rota aslında giderek daha net. BF-BOF üretiminin sera gazı yoğunluğu yaklaşık 2,66 tCO2e/ton, DRI-EAO’nun 1,66, hurda bazlı EAO’nun ise 0,71 tCO2e/ton seviyesinde. Hidrojen bazlı DRI ile 0,25 tCO2/tonun altına inmek teknik olarak mümkün. Dolayısıyla temel soru artık yalnızca teknoloji var mı değil, bu teknolojiyi hangi risk yapısıyla finanse edeceğiz sorusu.

En kırılgan projeler henüz MoU veya feasibility seviyesinde olanlar. Çünkü teknoloji çoğu zaman var; esas problem kimin hidrojeni hangi fiyattan sağlayacağı, ürünü kimin 10-15 yıl satın alacağı ve siyasi/lojistik riski kimin bilançosunda taşıyacağı. Avrupa’da düşük karbonlu çelik için belirli bir fiyat primi oluşmaya başladı; bazı segmentlerde ton başına 120-180 avroluk primlerden söz ediyor. Ama alıcıların zorunluluk olmadığı sürece bu primi sürekli ödemeye hâlâ isteksiz olduğu da görülüyor. Bu nedenle green premium tek başına bir projeyi güvenilir yapmıyor. Ben bu yüzden bölgede ilk günden yüzde 100 yeşil hidrojenle başlayacak projelerden ziyade, doğal gazla başlayıp hidrojene geçebilen hydrogen-ready DRI/HBI projelerinin daha kolay finanse edildiğini düşünüyorum.

AB’nin CBAM uygulaması karşısında Türk çelik sektörünün rekabet gücünü koruyabilmesi için hangi adımları atması gerekiyor?

Bence burada Türk şirketlerinin yapmaması gereken en büyük hata CBAM’ı sadece bir “karbon vergisi” olarak görmek. Türkiye aslında başlangıçta önemli bir teknik avantaja sahip. Türkiye’de ham çelik üretiminin yaklaşık %72’si elektrik ark ocaklarından geliyor. Bu, entegre yüksek fırın ağırlıklı üreticilere göre daha düşük karbonlu bir üretim yapısı demek. Fakat bu avantaj otomatik değil. Türkiye’nin elektrik şebekesi karbon yoğunluğu 2025 itibarıyla yaklaşık 398 gCO2e/kWh iken AB ortalaması yaklaşık 230 gCO2e/kWh seviyesinde. Dolayısıyla EAO’nun düşük doğrudan emisyon avantajının bir bölümü elektrik kaynaklı Scope 2 emisyonlarında kaybedilebiliyor.

Teknik olarak düşük karbonlu bir ürün üretmeniz de tek başına yeterli değil. Eğer bunu sağlam bir MRV sistemi, EPD, doğrulanabilir elektrik kaynağı ve ürün seviyesinde veriyle ispatlayamıyorsanız ticari avantajınızı kaybedebilirsiniz. Yani önümüzdeki dönemde data altyapısı da çelik fabrikasının bir parçası haline geliyor. Burada PPA’lar, sanayiye entegre yenilenebilir enerji yatırımları ve Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi de kritik. MRV’nin güçlendirilmesi ve şebeke karbon yoğunluğunun düşürülmesi, Türkiye’nin SKDM maliyet pozisyonunu koruması için temel adımlar arasında sayılıyor.

Türkiye’nin ayrıca yalnızca CBAM’a değil, Avrupa’nın genel çelik koruma politikasına bakması gerekiyor. AB’de 1 Temmuz 2026 itibarıyla gümrüksüz çelik ithalat kotasının yıllık 18,3 milyon tonla sınırlandığını ve kota aşımında %50 gümrük vergisi uygulandığını belirtiyor. Yani Avrupa artık karbon düzenlemesini kotalar, trade-defence araçları ve yerli sanayi politikasından ayrı düşünmüyor. Dolayısıyla Türk üreticisinin stratejisi sadece “emisyonumu düşüreyim” olamaz; emisyon + enerji maliyeti + ürün kalitesi + sertifikasyon + pazar erişimi + Avrupa’daki müşteri ilişkisi birlikte yönetilmeli.

MENA, AB ve Türkiye’nin yeşil çelikte rolleri ayrışacak

Önümüzdeki 5–10 yılda MENA, Türkiye ve AB’nin küresel yeşil çelik üretimindeki konumunu nasıl görüyorsunuz?

Üç bölgenin aynı şeyi yapacağını düşünmüyorum. Bence değer zinciri biraz ayrışacak ve asıl rekabet, bütün üretim zincirini tek ülkede tutmak yerine hangi aşamanın nerede en verimli ve düşük karbonlu yapılacağı üzerinden şekillenecek.

MENA’nın en büyük fırsatı ilk aşamada milyonlarca ton nihai yeşil çelik ihraç etmekten ziyade DRI ve özellikle taşınabilir HBI üretim merkezi olmak. Bölge zaten küresel DRI üretiminin yaklaşık %44’ünü gerçekleştiriyor. Bu çok önemli çünkü AB’deki birçok üretici sıfırdan DRI altyapısı kurmaya çalışırken Körfez ve Kuzey Afrika bunun operasyonel bilgisini yıllardır taşıyor. Ucuz enerji, doğal gaz altyapısı, yenilenebilir potansiyeli ve liman erişimi de bu modeli destekliyor.

AB ise yüksek enerji maliyetlerine rağmen teknoloji, regülasyon, finansman ve premium low-carbon steel talebinin merkezi olmaya devam edecek. Ama Avrupa’nın kendi üretim tabanı baskı altında: Ham çelik üretimi 2021’de yaklaşık 152 milyon tondan 2025’te 126 milyon tona geriledi. Buna karşılık AB ve Birleşik Krallık görünür çelik talebi 2025’te %3,8 arttı ve bu artışın önemli kısmı otomotivden değil savunma, altyapı ve enerji yatırımlarından geldi. Yani Avrupa’da hem sanayi koruma politikası hem de yeni bir düşük karbonlu talep tabanı aynı anda oluşuyor. Bu nedenle örneğin demir cevherinin Umman veya Suudi Arabistan’da düşük karbonlu DRI/HBI’a dönüştürülüp Avrupa’da nihai çeliğe çevrilmesi son derece rasyonel bir model olabilir.

Türkiye ise bu iki sistem arasında çok ilginç bir noktada. 2025’te 38,1 milyon ton ham çelik üretimiyle Avrupa’nın en büyük, dünyanın yedinci büyük üreticisi konumunda ve %72,2’lik EAO payı önemli bir karbonsuzlaşma avantajı sağlıyor. Ancak aynı modelin bir kırılganlığı da var: Türkiye 2025’te yaklaşık 18,7 milyon ton hurda ithal ederken yalnızca 0,2 milyon ton hurda ihraç etti. Yani düşük karbonlu üretimin temel girdisinde ciddi dışa bağımlılık var. Bana göre Türkiye’nin fırsatı tam da burada: “AB mi, Körfez mi?” diye seçim yapmak değil; MENA’daki düşük karbonlu DRI/HBI ve sermaye ile AB’deki talebi, kendi üretim ve müşteri ağı üzerinden birbirine bağlayan bir merkez olmak.

“Yatırımcı aramakla stratejik ortak aramak aynı şey değil”

Körfez ülkelerinin, özellikle Suudi Arabistan ve BAE’nin, Türk sanayisine doğrudan yatırım iştahı son yıllarda nasıl değişti? Çelik/ağır sanayi bu ilginin neresinde duruyor?

Körfez sermayesinin davranışında önemli bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Eskiden Türkiye’ye yönelik Körfez yatırımları konuşulurken finans, gayrimenkul veya portföy yatırımları çok daha fazla ön plandaydı. Şimdi özellikle Suudi Arabistan ve BAE’de sermaye çok daha stratejik ve endüstriyel bakıyor. Bu yatırım bana hangi teknolojiye, hangi pazara, hangi tedarik zincirine erişim sağlıyor sorusu önem kazandı. Daha geniş küresel çerçevede de yatırım iştahının geri geldiğini görüyoruz. Yani sermaye var ama daha seçici.

Çelik ve ağır sanayi burada önemli çünkü Körfez ülkeleri artık yalnızca enerji ihraç etmek değil, enerjiyi kullanarak daha yüksek katma değerli sanayi ürünleri ihraç etmek istiyor. Suudi Arabistan’da Hadeed’in PIF portföyünde olması veya BAE’de EMSTEEL’in ADQ ekosistemi içinde bulunması tesadüf değil. Bunlar klasik özel sektör yatırımlarından farklı; sanayi politikasıyla sermayenin birlikte hareket ettiği yapılar. Raporumuzda Suudi Arabistan ve BAE’yi devler finansmanı kapasitesi açısından bölgenin en güçlü iki pazarı olarak değerlendirmemizin nedeni de bu.

Burada Türk şirketleri açısından fırsat sadece “Körfez’den para getirmek” değil. Ortak girişim, teknoloji transferi, ortak üretim, MENA’da lokalizasyon ve üçüncü ülkelere birlikte ihracat modelleri çok daha değerli. Özellikle küresel fazla kapasite, korumacılık ve pazar erişimi baskısı arttıkça sermayenin yanında yeni pazar ve hammadde erişimi sağlayan ortaklıklar daha kıymetli hale geliyor. Yatırımcı aramakla stratejik ortak aramak aynı şey değil.

“Bir ülkeye giriş stratejisi başka bir ülkeye kopyalanamaz”

Türk sanayicilerinin MENA pazarlarına girerken en sık yaptığı stratejik hata nedir? Risk analizi mi eksik, yoksa yerel ortaklık modeli mi zayıf?

Bence ilk hata MENA’yı tek bir pazar zannetmek. Biz bunu Türk şirketlerinde çok görüyoruz. “Körfez’e girmek istiyoruz” deniyor ama Suudi Arabistan, BAE, Umman, Mısır hatta Cezayir birbirinden son derece farklı pazarlar. Bugün küresel çelik ticaretinde de aynı şeyi görüyoruz. Mesele artık sadece ne kadar çelik üretildiği değil, korumacılık arttıkça ticaretin hangi yöne kaydığı. Dolayısıyla bir ülkeye giriş stratejisi başka bir ülkeye kopyalanamaz.

Örneğin BAE çok hızlı, ticari ve uluslararası bir yapı. Suudi Arabistan’da ölçek çok büyük ama localization, doğru kamu bağlantıları ve uzun vadeli commitment çok daha önemli. Umman’da limanlar, Duqm-Sohar gibi sanayi bölgeleri ve enerji projeleri üzerinden çok spesifik fırsatlar çıkıyor. Mısır ise devasa bir iç pazar ve Avrupa’ya yakınlık avantajına sahip fakat finansman, döviz ve regülasyon riskini çok daha dikkatli yönetmeniz gerekiyor.

İkinci hata, yerel ortağı sadece bizi doğru kişiye götürecek biri olarak seçmek. Bana göre iyi bir partner size yalnızca kapı açmaz; regülasyonu okur, müşterinin gerçek satın alma sürecini bilir, ihale ve ödeme kültürünü anlar ve gerektiğinde kendi bilançosunu veya itibarını masaya koyar. Ticaret savunma önlemlerinin, yerelleştirme şartlarının ve tedarik zinciri risklerinin arttığı bir dünyada yerel partner aslında şirketin risk yönetimi altyapısının bir parçası haline geliyor.

Mutabakat zaptından nihai yatırım kararına geçebilen proje sayısı hâlâ sınırlı”

Son olarak siz neler eklemek istersiniz?

Ben önümüzdeki dönemde çelikte çok temel bir değişim olacağını düşünüyorum. Rekabet artık sadece bir ton çeliği kim daha ucuza üretiyor gibi bir yapı üzerinden olmayacak. Enerji kaynağı, karbon yoğunluğu, cevher ve hurda erişimi, finansman maliyeti, lojistik güvenliği, sertifikasyon ve uzun vadeli müşteri kontratı aynı ürünün fiyatını belirleyecek.2025’te küresel kapasite fazlası yaklaşık 600 milyon tona ulaştı ve OECD bunun 2027’de 721 milyon tona çıkabileceğini öngörüyor. Böyle bir dünyada sadece kapasiteye sahip olmak artık avantaj değil.

Türkiye bunun iyi bir örneği. 2025’te üretim %3,3 artarak 38,1 milyon tona çıktı ve Türkiye Avrupa’nın en büyük üreticisi oldu; ama kurulu kapasite yaklaşık 61,9 milyon ton olduğu için kapasite kullanım oranı yalnızca %61,6 seviyesinde kaldı. Aynı yıl ithalat 18,9 milyon tonla ihracatın, yani 15,1 milyon tonun üzerinde gerçekleşti. Bu bize şunu söylüyor: mesele daha fazla üretmek değil, doğru ürünü doğru pazara, rekabetçi maliyetle ve giderek daha düşük karbon profiliyle ulaştırabilmek.

Bölgede proje veya teknoloji eksikliği de yok. Çok fazla proje var. Fakat mutabakat zaptından nihai yatırım kararına geçebilen proje sayısı hâlâ sınırlı. Çünkü yatırımcı açısından güçlü bir yeşil çelik hikâyesi tek başına yeterli değil; enerji tedarik sözleşmesi, hammadde temini, alım garantisi, belgelendirme ve risk paylaşımının hepsinin aynı anda işler durumda olması gerekiyor. Bu nedenle ben Türkiye açısından da bu dönüşümü bir maliyet veya AB’nin dayattığı bir regülasyon olarak görmüyorum. Doğru pozisyon alınırsa önümüzdeki on yılda Türkiye-MENA-Avrupa arasında tamamen yeni bir çelik ve düşük karbonlu demir değer zinciri kurulabilir. Bence asıl fırsat burada.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı

Bu içeriğe sadece +plus aboneler erişebilir.

Piyasalara dair düşüncelerinizi paylaşmak ve daha fazla yoruma ulaşmak için hemen ABONE OLUN!
ABONE OLUN Zaten bir hesabınız varsa Oturum Açın

En çok okunan haberler

Tehlikeli yük elleçleme izni bulunan kıyı tesislerine sıkı denetim

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Türkiye'nin sıcak haddelenmiş sac ihracatı ilk yarıda %13,9 geriledi

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Trump, Kanada'ya yönelik %50'lik tarifeyi üç günlüğüne askıya aldı

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İzmir Demir Çelik’in satış gelirleri %6 gerilerken ihracatı %52 arttı

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Akmermer Boru'dan üçüncü fabrika yatırımı

19 Ağustos 2026 Çarşamba
İzleme Listesi
Genişlet
İzleme listeniz boş

Favori emtialarınızı hızlı erişim için ekleyin ve son fiyat değişim haberlerini kaçırmayın.


Takip ettiğiniz haber kategorisi bulunmuyor
Bildirim Tercihlerini Düzenle
E-Bülten Aboneliği
En güncel haberleri ve günlük demir fiyatlarını e-posta ve sms olarak almak için kayıt olun.
Şimdi Plus Abonesi Olun!
3 gün ücretsiz deneyin!
Şimdi Abone Olun
Tarafsız Fiyatlar
Haberdar Olun
İl Demir Fiyatları
Yorumlar ve Analizler
Şimdi Abone Olun