Uğursal, SKDM ile küresel çelik endüstrisinin yapısal bir değişim sürecine girdiğini ve düşük emisyonlu üretimde çelik hurdasının stratejik bir kaynak haline geldiğini belirterek, Türkiye’nin bu darboğazı aşabilmesi için hurda ve alternatif ham maddelerin tedarik kanallarını çeşitlendirmesi, HBI ve pik demir gibi alternatif girdilere yönelmesi ve yatay-dikey entegrasyon modellerini hızla hayata geçirmesi gerektiğini vurguladı.
Son dönemde çelik fiyatlarında yaşanan dalgalanmaların nedenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye ve küresel piyasadaki etkileri ne yönde?
Çelik sektöründe fiyatlar, tüm emtialarda olduğu gibi doğası gereği her zaman dalgalı bir seyir izler. Ancak son yıllara kadar bu dalgalanmalar; uzun ve kısa vadeli trend analizleriyle çok daha öngörülebilir seviyedeydi. Bugün ise dünya; siyasi kutuplaşmaların, bölgesel çatışmaların ve korumacılık rüzgarlarının etkisi altında. Özellikle Başkan Trump dönemiyle birlikte bu süreç çok daha büyük bir ivme kazandı. Serbest piyasa ekonomisinin kendi iç dinamikleriyle öngörülebilen hareketleri, yerini artık ani tarife savaşlarına ve siyasi belirsizliklere bıraktı. Bu durum, teknik tahmin yapmayı güçleştirmekle kalmadı, adeta anlamsızlaştırdı. Örneğin; bu soruları İran gerginliği tırmanmadan önce yanıtlamış olsaydım, cevabım yayınlanana kadar güncelliğini yitirmiş olacaktı. Tam da bu sebeple yorumlarımı, daha genel ve küresel bir perspektifle yapmayı tercih ediyorum. Unutmamamız gereken temel gerçek; dünya çelik sektöründe kronik bir arz fazlası olduğudur. En büyük üretici olan Çin, kendi iç piyasasındaki emlak krizini "yumuşak geçişle" atlatmaya çalışırken, bu üretim fazlasını hızla küresel pazarlara ihraç etme ihtiyacı duyuyor. Bu gerçek, kısa vadede değişmeyecektir. Cevabınızı duyar gibiyim: “Gümrük vergilerini artırır, Çin etkisini keseriz.” Ancak defalarca gördük ki işler bu kadar basit çözülmüyor. Biz gümrük duvarlarını yükseltsek bile, o ucuz ürün bir şekilde küresel piyasaya sızıyor ve nihai müşterilerimize ulaşıyor. Dolayısıyla; küresel ölçekteki arz-talep dengesizliğinin yarattığı baskı bir süre daha devam edecektir. Kutuplaşan bu dünyada; verimlilik, inovasyon ve finansal gücün yanı sıra, ülkemizin çelik sektörü için stratejik bir devlet politikası üretilmesi ve siyasi destek sağlanması artık bir zorunluluk halini almıştır.
Kısa vadede artan jeopolitik riskler ve CBAM (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) belirsizlikleri, nihai ürün talebini baskılamış ve stok seviyelerini aşağı çekmiştir. Orta ve uzun vadede talep yetersizliği kaynaklı baskının süreceğini öngörsem de; hem ham madde hem de nihai ürün tarafında, stok yenileme ihtiyacıyla birlikte kısa vadeli bir toparlanma ve "bahar hareketliliği" yaşanmasını muhtemel görüyorum.
Küresel çelik ticaretinde ABD ve AB’nin uyguladığı ek vergiler ve anti-damping önlemleri, Türk çelik üreticilerinin ihracat politikalarını nasıl etkiliyor?
Türk çelik ihracatçıları en zor şartlarda bile kendilerine çıkış yolu ve yeni pazarlar yaratma konusunda üstün bir beceriye ve bağışıklığa sahiptir. Çelik ihracatında kısıtlamalar ve engeller her geçen yıl artmaktadır. Konu artık ihracatçı firmalarımızın ve kalifiye yöneticilerimizin tekil çabalarıyla çözülebilir olmaktan çıkmıştır. En büyük ithalatçı bloğu ABD ve AB son tarifeler ve CBAM önlemleriyle Türkiye’yi oyunun dışına itmeye çalışmaktadır. Bu durum ancak siyasi otoritenin sektörle iş birliği halinde bir strateji üretmesi ile çözülebilir. Türkiye fiziksel yakınlık, kapasite, kalite ve uyumluluk anlamında AB ve ABD için dost ve partner tedarikçi olarak yeniden konumlanmalıdır.
Yeşil çelik ve düşük karbon üretim teknolojileri, önümüzdeki 5 yıl içinde sektörde nasıl bir değişim yaratacak sizce?
Yeşil çelik ve emisyon azaltma süreci şüphesiz nihai tüketici için maliyet arttırıcı bir unsur olarak karşımıza çıkacak. Düşük marjlı ticari ürün ağırlıklı iç tüketimine göre fazla kapasiteye sahip Türk çelik sektörü için yeniden yapılanmayı kaçınılmaz kılacaktır. Öncelikle sektör oyuncularının çoğunluğu yeşil çeliğe büyük yatırımlar yapabilecek imkana veya iştaha sahip değildir zira bu düzeyde bir yatırım ekonomik de olmayabilir. Bu nedenle dünyada birçok ülkede örneklerini gördüğümüz hali hazırda Türkiye’de de başlayan konsolidasyon süreci hız kazanacaktır. Ölçek ekonomisine sahip olan gruplar yeşil çelik teknolojilerine ve yatay entegrasyona yatırım yapabilecek hale gelecektir.
“Hurda 'ulusal kaynak' niteliği kazandı”
Hurda ve demir cevheri tedarikinde yaşanan fiyat artışları ve arz sıkıntıları, üretim maliyetlerinizi ve ürün fiyatlarını nasıl şekillendiriyor?
Küresel çelik endüstrisi, 1 Ocak 2026 itibarıyla tam uygulama dönemine geçen Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile birlikte geri dönüşü olmayan bir yapısal değişim sürecine girmiştir. Bu yeni dönemde, düşük emisyonlu üretimin anahtarı olan çelik hurdası, sıradan bir geri dönüşüm malzemesi olmaktan çıkıp stratejik bir 'ulusal kaynak' niteliği kazanmıştır.
Ancak bu noktada Türkiye için kritik bir risk unsuru belirginleşmektedir. AB’nin revize edilen Atık Sevkiyatı Tüzüğü (WSR) kapsamında, özellikle OECD dışı ülkelere yönelik getirilmesi beklenen ve 2027 itibarıyla sertleşecek olan hurda ihracat kısıtlamaları, küresel tedarik zincirini daraltmaktadır. Türkiye’nin çelik üretim altyapısı %70 oranında Elektrik Ark Ocaklı (EAF) tesislerden oluştuğu için, Avrupa kaynaklı hurda arzındaki en küçük bir daralma dahi doğrudan üretim maliyetlerimize ve rekabet gücümüze yansımaktadır.
Orta ve uzun vadede, gelişmiş ekonomilerin hurdayı kendi 'Yeşil Çelik' dönüşümleri için içeride tutma eğilimi, ham madde fiyatlarındaki volatiliteyi kalıcı hale getirecektir. Maalesef sektörümüzün bir kısmı bu tabloyu hâlâ günlük trendler üzerinden takip edilen 'spekülatif bir emtia' olarak görme yanılgısına düşmektedir. Oysa karbon maliyetlerinin fiyata eklendiği bu yeni düzende, hurda ve alternatif ham maddelere erişim artık bir karlılık meselesinden ziyade bir beka meselesidir.
Bu darboğazı aşmak adına; arz güvenliğimizi garanti altına alacak yatay ve dikey entegrasyon modellerini hızla hayata geçirmeli, hurda bağımlılığını dengeleyecek HBI ve pik demir gibi alternatif girdilerin tedarik kanallarını çeşitlendirmeliyiz. Türkiye çelik sektörü için 'yeşil dönüşüm', sadece bir emisyon raporlaması değil, ham madde kaynaklarını stratejik bir akılla yeniden yapılandırma sürecidir.
“Çelik arzındaki artış taleple karşılanmadığı sürece risktir”
Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkelerinin artan çelik üretim kapasitesi ve ihracat rekabeti, Türk çelik üreticileri için fırsat mı yoksa risk mi?
Şüphesiz çelik arzındaki artış taleple karşılanmadığı sürece risktir. Ancak burada Hindistan ve Çin’in durumu farklı. Çin çelik üretimi hali hazırda düşüş eğilimine girmiş ve yapısal bir dönüşüme başlamıştır. Hindistan ise henüz çelik üretimi anlamında doygunluğa ulaşmamış ve kapasite artışına hala ihtiyaç duyuyor. İstatistikle desteklersek Çin kişi başına 600 KG üzerinde sıvı çelik üretirken, Hindistan henüz 100 KG gibi dünya ortalamalarının altında bir üretime sahiptir. Bu ülkeler ölçek ekonomisi olarak Türkiye’yle kıyaslanamayacak büyüklüktedir. Dolayısıyla Türkiye yaklaşık 50 milyon tonluk kapasitesini doğru ürünlere yönlendirip optimize ederek ve büyük ithalat pazarları ile siyasi destekle ve uzun vadeli bir stratejiyle iş birliğine giderek bu riski fırsata çevirebilir.
“Çelik dünyası 'ters-globalleşme' sürecine girmiştir”
Sektördeki risk ve fırsatları göz önüne alarak gelecekteki global çelik sektörünü nasıl görüyorsunuz?
Çelik sektörüne yirmi yılı aşkın süredir emek veren bir profesyonel olarak; bu denli dinamik ve yaşamsal bir sanayinin, her türlü zorluğa rağmen yeni fırsatlar üretmeye devam edeceğine inancım tamdır. Ancak mevcut küresel konjonktür, sektörümüzün dış ticaret kabiliyetlerini ciddi bir sınavdan geçirmektedir.
Günümüzde çelik dünyası, alışılagelmişin aksine bir 'ters-globalleşme' sürecine girmiş ve üretim-tüketim dengesi hızla yerelleşme eğilimi göstermeye başlamıştır. Bu eğilimin en büyük riski; bölgesel tekellerin oluşması ve verimliliğin öncelik olmaktan çıkmasıdır. Rekabetten uzaklaşan bu yeni düzen, nihai kullanıcı için daha yüksek maliyetler doğururken; küçük ve orta ölçekli üreticilerin ayakta kalmasını zorlaştırarak piyasayı oligopol bir yapıya sürükleme tehlikesi taşımaktadır.
Tarihsel perspektiften baktığımızda, korumacılık ve tekelleşme eğilimlerinin toplam katma değeri her zaman aşağı çektiği, orta vadede ise inovasyonu körelterek gelir dağılımını bozduğu aşikârdır. Kuşkusuz ki, hem kurumsal hem de bireysel anlamda bu makro trendi doğru okuyan, esneklik kabiliyeti yüksek oyuncular, bu yapısal dönüşümün içerisinden de önemli fırsatlar yakalayacaktır. Gelecekte kazananlar, sadece çelik üretenler değil; bu karmaşık küresel denklemi stratejik bir akılla yönetebilenler olacaktır.
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı